YENİ BİR YAZI DİZİSİ :Seninle Üç Dakika

Eurovision 2020 iptal edildi.  En yakın Eurovision şarkı yarışması bir aksilik olmazsa mayıs 2021’de. Yani tam 14 ay sonra. Üzülme 🙂 çünkü erken gelen post eurovision depression için sizlerlee güzel bir yazı dizisini paylaşıyoruz. Ünlü müzik yazarı ve bir eurovision hayranı olan Yavuz Hakan TOK’un hazırladığı “seninle üç dakika” başlıklı ülkemizin eurovision tarihini anlatan bu yazı dizisinin ilk bölümü olan “O Aldatan Aynada…”yı sizlerle paylaşıyoruz. Keyifli okumalar 🙂

Seninle Üç Dakika

Giriş

Grand Prix Eurovision

24 Mayıs 1956 Cumartesi gecesi, İsviçre’nin Lugano kentindeki Teatro Kursaal’da gerçekleştirilen Grand Prix Eurovision yarışması, on Avrupa ülkesinde canlı yayınla ekrana getiriliyordu. Yarışmada yedi ülke; Hollanda, İsviçre, Belçika, Batı Almanya, Fransa, Lüksemburg ve İtalya, ikişer şarkıyla yarışıyordu. Avusturya, Danimarka ve İngiltere son başvuru tarihine yetişemedikleri için yarışmaya dâhil olamamışlardı ancak bu üç ülke televizyonu da o gece yarışmayı naklen yayınlamakta idi.

İsviçre’nin İtalyanca konuşulan bir bölgesinde yer alan Lugano, küçük, şirin bir tatil kasabasıydı. Sunucu Rolf Liebermann, canlı yayın boyunca bütün anonslarını İtalyanca olarak yaptı. Sadece üç kamerayla yapılan canlı yayın, bir yarışmadan çok bir konser havasında sürecek, hatta o gece ev sahibi ülke İsviçre’yi iki şarkıyla birden temsil eden Lys Assia, şarkılarından birinin sözlerini unutunca orkestraya dönüp, şarkıya yeniden girmelerini isteyecekti.

Yarışmaya katılan ülkelerin ikişer temsilcisinin yer aldığı yarışma jürisi, kuliste hazırlanan özel bir odada, şarkıları televizyondan izlemekte idi. Yarışma şartnamesi gereği, jüri üyeleri kendi ülkeleri dâhil, dinledikleri her şarkıya 1’den 10’a kadar puanlar verecekler, gecenin sonunda en yüksek puanı alan ülke birinci olacaktı. Ne var ki finalist ülkelerden Lüksemburg, yarışmaya jüri üyesi göndermemiş ve Lüksemburg adına verilecek oylar için İsviçre jürisi üyelerine yetki vermişti. Bu durum yarışmanın sonucuna doğrudan etki edecekti.

Orkestra eşliğinde canlı olarak seslendirilen şarkıların ekrana gelmesinden sonra, Les Joyeux Rossignols adlı Fransız ikili iki şarkıyla, Les Trois Menestrels adlı Fransız üçlü ise beş şarkıyla oylama için geçecek zamanı doldurdu. Ancak üçlü sahneden indiğinde jürinin oylama sonuçları henüz toparlanamamıştı. Bunun üzerine Les Joyeux Rossignols bir kez daha sahneye çıktı ve bir şarkı daha seslendirdi. Ardından sunucu tarafından gecenin birincisi açıklandı. Daha sonra Eurovision Song Contest (Eurovision Şarkı Yarışması) adını alacak ve uzun yıllar boyu devam edecek yarışmanın ilk birincisi İsviçre olmuştu.

Yarışmada İsviçre’nin finalist iki şarkısını da Lys Assia seslendirmiş, Assia’nın ikinci seslendirdiği şarkı olan “Refrain”, jüriden en yüksek oyu alarak birinciliğe layık görülmüştü. Yarışma sonunda birkaç buket çiçek dışında ne Assia’ya, ne de şarkının bestecisine bir ödül verilecek, ancak o dönemde İsviçre popüler müziğinin en gözde isimlerinden olan Lys Assia’nın bu birinciliği, ülkede büyük yankı uyandıracak ve İsviçre, 1957 ve 1958 yıllarında yapılacak yarışmalara yine onu gönderecekti.

Bu ilk yarışmanın diğer finalistleri kaçar puan aldılar ve kaçıncı sırada yer aldılar, bu hiçbir zaman bilinmedi, ortaya çıkmadı. Jüri, oylama sonuçlarını hemen orada ortadan kaldırmış ve açıklamamıştı. Bu durum yarışma tarihinde ilk ve son kez 1956 yılında yaşandı. Lys Assia’nın birinciliğinin ilan edilmesinden sonra şarkıyı yeniden seslendirdiği iki dakikalık bölüm ise o günden bugüne ulaşabilen tek görüntü kaydı oldu.  

Avrupa Yayın Birliği (EBU), iletişim teknolojilerinin hızla yol almaya başladığı ‘50’li yılların başında, yirmi üç Avrupa ülkesinin bir araya gelmesiyle kurulmuştu. Ülkelerin resmi televizyon ve radyo kanallarının oluşturduğu bu birlik, Avrupa ülkeleri arasında bir çeşit haberleşme ve yayın paylaşım ağı idi. Avrupa Yayın Birliğinin televizyon kanadı kısa bir süre sonra İngiliz gazeteci George Campey’nin Avrupa (Europe) ve televizyon (television) kelimelerinden türettiği “Eurovision” ismiyle anılmaya başladı.

O günlerde sadece haber ve spor müsabakalarının ses ve görüntü paylaşımı için kullanılmakta olan Eurovision ağının Avrupa çapında daha da yaygınlaştırılması ve ortak Avrupa kültürünün oluşturulmasına katkı sağlaması için ne şekilde kullanılabileceği tartışılıyor, düşünülüyordu. Bu sebeple Avrupa Yayın Birliği tarafından görevlendirilen bir komisyon çalışmalarına başladı ve 1955 yılının Ocak ayında, bu komisyon tarafından iki öneri ortaya atıldı. Bunlardan biri “Top Town Programme” adını taşıyacak, çeşitli sanatçıların katılacağı uluslararası bir festival projesiydi. Bir diğeri ise Avrupa Yayın Birliği çalışanlarından Marcel Bezençon tarafından önerilen ve “Grand Prix Eurovision” diye adlandırılması düşünülen uluslararası bir şarkı yarışmasıydı.

Çeşitli kaynaklardan doğrulamak mümkün ki, şarkı yarışması fikrinin ortaya atılmasında İtalya’da 1951 yılından beri düzenlenmekte olan Sanremo Müzik Festivali’nin payı büyüktü. Kısa sürede bir tek İtalya’da değil, tüm Avrupa’da popüler hale gelen Sanremo Müzik Festivali, sadece İtalyan şarkıcıların yarıştığı yerel bir festivaldi aslında. Ancak benzeri bir organizasyonun Avrupa çapında yapılması ve canlı yayınla tüm Avrupa’da ekrana getirilmesi fikri hiç de yabana atılır gibi değildi. Bu çapta bir canlı yayın, hem teknik olarak link hatlarının kontrol edilmesi açısından iyi bir fırsat olacak, hem de ortak Avrupa kültürünü inşa etmek adına çok faydalı olacaktı. Üstelik böylesi bir yarışmanın Avrupa müzik sektörüne büyük hareketlilik getireceği de aşikârdı.

Avrupa Yayın Birliğinin bu iki öneriden birini kabul edeceği toplantı 19 Kasım 1955 günü Roma’da yapıldı. 1956 yılının bahar aylarında genel kuruldan çıkan karar, Avrupa Yayın Birliğine üye ülkelerin katılabileceği ve “Grand Prix Eurovision de la Chanson Europeenne” diye adlandırılacak bir şarkı yarışması düzenlemesi yolundaydı. Toplantının Roma’da yapılmasının da etkisiyle, bu kararın alınmasında İtalyan lobisinin büyük pay sahibi olduğu söylenecekti.

“Göreceksin Kendini”

1956 yılında yapılan ilk yarışmada belirlenen kurallar yıllar içerisinde defalarca değişti. İlk yarışmada şarkı uzunlukları 3,5 dakika ile sınırlı iken 1962’de 3 dakikaya indirildi. 1957 yılı ve sonrasında her bir şarkıda sahne üzerinde bir ya da en fazla iki kişi olması zorunluluğu vardı. 1963 yılında bu sayı üçe, 1971 yılında ise altıya çıkarıldı.

Önceleri sadece büyük orkestra eşliğinde seslendirilebilen şarkılar için 1973 yılından itibaren istenirse “playback” eşliğinde seslendirilebilme serbestisi getirildi. Ancak ev sahibi ülkenin sahnede orkestra bulundurması ve “playback” kayıtlarda kullanılan enstrümanların orkestradakinden farklı olmaması zorunluluğu vardı. 1999 yılı ve sonrasında büyük orkestra kaldırıldı ve tamamen “playback” yöntemi kullanılmaya başlandı.

İlk yarışmadaki jüri oylaması tekniği, 1957 yılından itibaren ülke jürilerinin yarışma gecesi bulundukları ülkede oylama yapması ve sonuçların telefonla alınması şeklinde değiştirildi. Zamanın teknolojik imkânsızlıkları nedeniyle canlı yayın sırasında zar zor gerçekleştirilebilen bu telefon bağlantıları, zaman içerisinde görüntülü hale geldi. Derken jürilerin yerini “televoting” adı verilen telefonla oylama sistemi aldı. 2011 yılında ise oylama sonuçlarının yüzde elli “televoting”, yüzde elli jüri oylarıyla belirlenmesi konusunda şartname değişikliği yapıldı.

İlk yarışmada puanlar 1’den 10’a kadar verilmişti. Çeşitli denemelerden sonra en makul yöntem bulundu ve 9 ve 11 sayıları hariç, 1’den 12’ye kadar puan verilmesi benimsendi. 1969 yılında dört birincinin ortaya çıkmasından sonra oylama sonucu eşit puan alan ülkelerin sıralamasında daha çok ülkeden puan alan ülkenin önde sayılması karara bağlandı. Beraberlik yine devam ediyorsa, bu defa ülkelerin aldıkları 12 puanların sayısı avantaj olarak değerlendirilecek, o da olmazda 10 puanlar sayılacaktı. Nitekim 1991 yılında Fransa ve İsveç eşit puan aldı, oy aldıkları ülke sayısı ve hatta 12 puan aldıkları ülke sayısı da aynıydı. Bunun üzerine daha fazla sayıda ülkeden 10 puan almış olan İsveç birinci ilan edildi. 

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasından sonra birer ikişer bağımsızlığını ilan eden ülkelerin Avrupa Yayın Birliğine üye olmasıyla birlikte katılımcı sayısının bir hayli artması nedeniyle 2004 yılında yarı final uygulaması başladı. Ancak bu da durumu kurtarmayınca, 2008 yılında bu defa iki yarı final uygulamasına geçildi. Her iki durumda da yarışmanın sponsor ülkelerinin (“big five” diye adlandırılan Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve İspanya) yarı finalde yarışmaksızın doğrudan finale kalması ise yıllardır en çok tartışılan kurallardan biri oldu. 

Başından beri yarışmanın en çetrefilli meselesi olan dil zorunluluğu ise farklı dönemlerde farklı uygulamalarla gündeme geldi. İlk yarışmada ülke temsilcileri finalist şarkılarını istedikleri dilde seslendirebilirken, sonraları ülkelerin resmi dillerini kullanmaları zorunluluğu getirildi. Bir dönem kaldırılan bu kural, 1977 yılında yeniden kondu ve 1999 yılına kadar devam etti.

İlk yarışma şartnamesinde ülkelerin temsilci şarkılarını seçmek için yerel final yapmaları öneriliyordu. Bu bir zorunluluk olmamakla birlikte ‘yarışmanın Avrupa çapında yaygınlaşması ve katılımcı ülkelerin gündeminde olabildiğince yer tutabilmesi’ amacıyla şartnameye konulmuş bir tavsiye kararı idi. Bu tavsiyeye kimi ülkeler yıllar boyunca uydu, kimi ülkeler ise yarışacak şarkılarını doğrudan görevlendirme yoluyla belirledi. Yerel final düzenlenen ülkelerin büyük çoğunluğunda amaçlanan oldu ve yarışma uzun süre gündem teşkil etti. Öyle ki kimi zaman ülkelerin en önemli şarkıcı, besteci ve söz yazarları yerel finallerde boy gösterdi. Kimi zaman yerel finalde birinci seçilen şarkılar kadar elenenler arasından da popüler şarkılar çıktı ve müzik tarihine yazıldı.

Kimileri zaten ünlüyken bu yarışmaya katıldı; Lys Assia, Nana Mouskouri, François Hardy, Julio Iglesias, Toto Cutugno, Mia Martini, Cliff Richards, Irene Sheer, Tatu, Blue ve Engelbert Humperdick bunlardan bazılarıydı. Sayıları az olmakla birlikte, bazıları da yarışma sayesinde dünya çapında üne kavuştu. Bu konudaki gelmiş geçmiş en önemli örnek 1974 yılında yapılan yarışmanın birincisi İsveçli Abba topluluğu oldu. Buna karşın yarışmaya katıldıktan çok uzun süre sonra ve yarışmadan tamamen bağımsız olarak ün kazananlar da oldu. Celine Dion ve Lara Fabian bunlara örnek verilebilir.   

Başından beri bu yarışma Avrupa çapında hep tartışma konusu oldu. Özellikle ‘80’li ve ‘90’lı yıllarda yarışmaya katılan şarkıların dünya popüler müziğinin gerisinde kaldığı ve yarışmanın demode olduğu söylendi. Çünkü yarışmaya başından beri ya orkestra armonisine dayalı yavaş şarkılar, ya da çocuksu koreografileri ve gereğinden fazla neşeli şarkıcılarıyla tekrarlara dayalı basit şarkılar katılıyordu ve bu formül dünyada ve Avrupa’da süratle değişmekte olan popüler müzik anlayışına rağmen hemen hiç değişmiyordu. Yarışmanın tamamen “playback” yöntemiyle yapılmaya başlanması ve orkestranın kaldırılması, daha güncel ritim ve armoni anlayışına dayalı şarkıların gündeme gelmesini sağladı. Nitekim 2000’li yıllarda dünyada yaygınlaşmaya başlayan etnik müzik akımı, daha önce Eurovision sahnesinde görmeyi hayal bile edemeyeceğimiz şarkı ve gösterileri yarışmaya taşıdı.

Bir ölçüsü olmamakla birlikte Eurovision Şarkı Yarışmasının tam da amaçlandığı gibi ortak Avrupa kültürünün oluşmasına katkıda bulunduğu da söylenebilir. Özellikle ev sahibi ülkelerin final gecesi milyonlarca insanın izlediği ve saatler süren bir yayın boyunca ülkelerinin tanıtımını yapmaları kolay ele geçmeyecek bir fırsattı. Nitekim ev sahibi ülkeler gerek gecenin açılışında, gerek finalist şarkılardan önce ekrana gelen “post-card”larda ve gerekse yarışmanın “interval-act” adı verilen puanlama öncesi kısmında hep ülkelerinin ve kültürlerinin tanıtımını yapmaya gayret ettiler. Yine aynı sebeple, yarışma öncesi hazırlanan ve yayınlanan tanıtım filmleri de çoğu kez şarkılardan ziyade ülkelerin tanıtıldığı turistik filmler olarak hafızalara kazındı. Özellikle Türkiye gibi kendini tanıtma derdindeki ülkeler için bu niyet, kimi kez yarışmanın kendisinden bile önemli hale geldi. 

Yarışma birincilerinin büyük bir çoğunluğunun bir gecede kazandıkları Avrupa çapında şöhret çok kısa süreli oldu. Ancak yine de müzik sektörü bu işten epeyce ekmek yedi. Sözgelimi bir İsveç şarkıcısının plağı, o günlerin şartlarında İngiltere’de, ya da Fransa’da kolay kolay alıcı bulamazdı. Nitekim bugünkü iletişim imkânlarının ve internetin henüz hayal bile edilemediği o günlerde, Türkiye’de kimsenin aklına örneğin bir Portekiz şarkısı dinlemek gelmezdi. Hakeza birkaç istisnai örnek dışında, Türk şarkı ve şarkıcılarının da İspanya ya da İtalya’da bırakın plak satmak, dinlenilebileceğini düşünmek bile hayaldi.

Doğu bloğunun çöküşü sonrası Avrupa Yayın Birliğinin üyesi olup yarışmada yer almaya başlayan Ukrayna, Estonya, Litvanya gibi ülkelerin adları ve haritada nerede durdukları, Avrupa’da yaşayan birçok insanın hafızasında bu yarışma sayesinde yer etti. Türkiye’de de özellikle ‘70’li ve 80’li yıllarda, okul kitaplarından hatırlansa da bir türlü ezberde tutulamayan bir dolu bilgi, sözgelimi Belçika’da Fransızca ve Flamanca, İsviçre’de ise dört ayrı dil konuşulduğu bilgisi, bu yarışma sayesinde ezberimize girdi. 

Ne var ki Eurovision Şarkı Yarışması ülkeler arası kültür alışverişi sağladığı kadar, politik oylara da her zaman açık oldu. Kültürel ve siyasi bakımdan birbirlerine yakın ülkeler, gerek jüri, gerekse “televoting” oylamalarında hep birbirlerine yüksek puan vermeyi tercih ettiler. Özellikle her yarışmada yinelenen Kuzey ülkeleri dayanışması ve Yunanistan ve Kıbrıs’ın ısrarla birbirlerine verdikleri 12 puanlar yarışmanın siyasi olduğu tezini savunanları hemen her yıl haklı çıkardı. Bu durumdan yakın zamana kadar en çok mağdur olan, daha doğrusu kendini en çok mağdur hisseden ülke ise Türkiye idi. Bir ayağı Orta Doğuda olması hasebiyle Avrupa kültürüne pek de yakın olmayan Türkiye, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan tek ülke olarak da uzun süre yarışmada kendini yalnız hissetti. 

Yarışmada politika ne denli etkin olursa olsun, birinci olan şarkılar genellikle katılan ülkelerin büyük çoğunluğundan puan almayı başardılar. Hemen her seferinde en çabuk akılda kalan, ilk dinleyişte en çok iz bırakan ve etki yaratan şarkı, yarışmayı galibiyetle tamamladı. Yarışmada sahneye çıkış sırasının sonuçlara etki eden unsurlardan biri olduğu tezi de zaman zaman öne sürüldü ancak, birinciliğin tek formülünün akılda kalıcılık ve çarpıcılık olduğu gerçeği 1956 yılından bu yana hiç değişmedi.

Türkiye’de Eurovision Şarkı Yarışmasına duyulan ilgi ‘70’lerde yaygınlaşmaya başladı. Yarışmanın henüz TRT televizyonundan yayınlanmadığı günlerde bu büyük organizasyonda neler olup bittiği, sadece gazete ve dergi haberleriyle öğrenilebiliyordu.

Denilebilir ki daha Türkiye katılmaya başlamadan evvel yarışmanın ülkede bilinir hale gelmesinde ilk ve en önemli pay sahibi Anne-Marie David oldu. TRT’nin ilk kez naklen yayınla ekrana getirdiği 1973 yılında yarışmaya Lüksemburg adına katılan ve geceyi birincilikle noktalayan Anne-Marie David’in “Tu Te Reconnaitras” adlı şarkısı Türkiye’de çok sevildi. 

Şarkının gerek Nilüfer tarafından “Göreceksin Kendini” adıyla seslendirilen Türkçe versiyonunun, gerekse orijinal Fransızca versiyonun 45’lik formatında basılan plakları büyük satış rakamları yakaladı. 

Bu durum Anne-Marie David’in Türkiye’ye gelmesine, Türkiye’de sahneye çıkmasına ve hatta Türkçe plaklar yapmasına dek uzayacak bir hikâyenin de başlangıcı olacaktı. 

Üstüne bir de TRT, 1974 yılı finalini de naklen yayınlayınca, yarışmaya olan ilgi daha da büyüdü. Televizyon yayınları bir yıl öncesine oranla çok daha fazla evde izlenir olmuştu 1974 yılında. Hakkında çok şey duyduğumuz, çok şey okuduğumuz bu büyük organizasyonun nasıl bir şey olduğunu öğrenmiş ve yarışmaya ısınmaya başlamıştık. Nitekim 1974 yılında finalde yarışan şarkılardan dört tanesi (birinci olan ABBA’nın şarkısı da dâhil olmak üzere) Türkçe sözlerle plak yapıldı, ABBA’nın plağı Türkiye’de de Avrupa ülkelerindeki kadar çok sattı. 

Başta müzik piyasası olmak üzere, ülkede yaşayan herkes için Eurovision yeni ve çok renkli, çok zevkli bir eğlenceydi. Ne var ki hikâyenin sonraki kısmı, yine çok renkli olsa da bizim için uzun yıllar boyu pek de eğlenceli olmayacaktı. Tıpkı Nilüfer’in şarkısındaki gibi, “Görecektik kendimizi, o aldatan aynada”.

DEVAM EDECEK

GELECEK BÖLÜM: İLK ADIM
 
YAVUZ HAKAN TOK

 

Facebook Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WP2Social Auto Publish Powered By : XYZScripts.com